9 Aralık 2012 Pazar

hayat

hayat, görünmez olandır. görünür olan hayatın bir kopyası, belki kabuğu; yaşayanların bir sanrısı, ortak olduğunu sandığımız bir ilüzyon... elmanın aksine vitamini kabuğunda saklı değildir hayatın. kabuğu bilakis soyulmak içindir. kat kat olan "gerçeklik" makyajı bilakis silinmek içindir.

hayat var ya, güzeldir. yüzüne bakmaya doyamaz, öpmeye kıyamazsın. hele bir uyusa, uyandıramazsın. fakat ki görebilirsen... bazı anlarda, çok kısa, sana ne çarptığını anlayamazsın öyle aniden... sana dokunuverir. için kıvılcım kıvılcım olur. yanarsın.

mesela...

hayat sandığın faturalar birikmişken; hayat dediğin çamaşırlar yıkanmayı beklerken; hayattan bıktırdığını düşündüğün işinle ilgili problemler üstüne üstüne gelirken... ve sen tam bunları düşünürken. birden. apartman boşluğundan bir ses. bir kadın sesi. billur gibi. bir şarkı tutuşturur. şarkı yanar. sen yanarsın. işte, hayat o andır. sana dokunmuştur. birden tüm perdeler yırtılır. gökler usulca ama parçalanır. yapraklar dökülür. ve sen ana rahmi gibi bir yerde. ılık. sakin. sarmalanmış. işte orada hayatla başbaşa kalırsın.

hayat kısadır derler ya... hayat sonsuzdur. bir an'dan taşan bir sonsuzluktur. ama mahcub bir saflıktadır. görünmez. ama dik başlı bir asilzadedir. kendini göstermez.




bazıları cesurdur. yırtar da peçesini. sonra hep hayatla göz göze. hep dipdiri. içleri yana yana külleşen. sonra küllerinden yeniden doğan. bazıları. onlar. cesur. onlar aşık. ölen hayvan. imiş. aşıklar. ölmez.

17 Şubat 2010 Çarşamba

hayal kırıklığı

kırılırken en çok ses çıkartan şey hayaldir. üstelik öyle yankılı olur ki sesi, günlerce haftalarca zihninizde gezinebilir. çok sesli bir koro kurabilir. "ben sana demiştim, ben sana demiştim, ben sana demiştim" (bas) "keşke, keşke, keşke" (soprano) "bak gene aynı şey oldu, hep böyle olmaz mı? hep ama hep ama hep böyle olmaz mı?" (mezzo-soprano) "gidelim buralardan" (tenor)... ve bir fısıltı... belki böylesi daha hayırlı...

bir vücudu olmadığı halde paramparça olabilen şeydir hayal. ve kıymık kıymık içinize batabilir... galiba hayaller en çok kırıldığında gerçeğe yaklaşır. ışıltılı bahçelerinde, tüyden hafif bir biçimde dolanırken hayalin, birden renkleri solar ve soğuk, yıpranmış; hiç değilse "işte o kadarlığıyla" canınızı sıkan gerçeğin avuçlarına bırakıverir sizi.

hayak kırıklığı, benim diğerlerine en çok yaşattığımı düşündüğüm şeydir. tanımadığım, bilmediğim bir "ben"den beklentileri o kadar fazladır ki güzelim insanların... bir de ne göreyim: bir vakitler yüksek sesle "yaparsın sen aslansın" diyen bakışlar, artık almış başını gidiyor. artık kimse benimle göz teması kurmuyor. boşluk doldurmak, havadaki gergin suskunluğu örtbas etmek için dudaklardan hep o aynı, bildik; ama bir türlü yerli yerinde kullanılmayan kelime dökülüyor. yukarıdan aşağı dokuz... (hayırlısı)

hayal kırıklığı, en çok uğradığım mekandır. içki servisi yoktur. sahne şovu berbattır. havasızdır, tavanı alçak, giriş ücreti epey pahalıdır. gene de müşterisi boldur. ama kimse kimseyle konuşmaz; herkes kendi içinde, çok sesli bir koronun eşliğinde "bir daha asla kurmayacağım" dediği hayallerin bir yerlerde yeşerdiğinden habersiz... herkes... işte öyle... kendi yarasını sarabilmekle meşguldür.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

istikrar

bende olmayan şey. neden yok bilmiyorum, fakat hayatımın her evresinde onun eksikliğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorum.

mesela benim bir kariyerim yok. o daldan bu dala konuyorum. geçen sene haftasonları sürüne sürüne eğitimlere katılıp haftaiçleri 8-5 danışan gördüğüm terapistlik mesleğini bırakma kararı aldım. iki ay sonra new york'a sinema eğitimi almaya gideceğimi ilan ettiğimde, psikolog bir arkadaşımdan şöyle bir mesaj almıştım: "çılgınsın! psikologluk yapmaktan vaz mı geçtin? yeni bir kariyer planın var sanırım..." bu mesajı okuduktan sonra algıda kırılma yaşadım.

algıda kırılma şöyle birşey: diyelim ki duvarda asılı bir resme bakıyorsunuz ve bir çeşit duygu haline bürünüyorsunuz. ressamın herşeyi flu betimlemiş olması hoşunuza gidiyor; objelerin birbirine karışan sınırları, renklerin hareli hali anlam dünyanızda yer ediyor. derken gözlüğünüzü takmadığınızı fark ediyorsunuz. takıp bir de öyle bakıyorsunuz. şimdi herşey bambaşka görünüyor gözünüze. bu basit bir örnek oldu. ama algıda kırılmayı daha sonra detaylarıyla başka bir yazıda anlatırım.

evet... algıda kırılma yaşadım. insanların dünyasında kariyer diye birşey vardı ve belli bir yaş sınırını geçtikten sonra atılan adımları, kariyerin hassas bünyesi kaldırmayabilirdi. o gün hayatıma tekrar baktım. dedim ki benim hiç kariyer planım olmamış. ben bayağı istikrarsız bir insan olmuşum. galiba istikrar, ileri görüşlülük, stratejik düşünme ve kesinlikle kararlılıkla ilintili.

tabi, istikrar sadece böyle büyük ölçekli eylemlerle alakalı değil. ben günlük de tutamadım hiç. her seferinde hevesle bir defter alıp üç gün düzenli yazdıktan bir ay sonra günlüğümün sararmakta olan yapraklarına içlenerek baktığım çok olmuştur. kimi zaman bu bir aylık sürenin bir yılı bulduğu dahi olmuştur.

öte yandan, istikrarsızlık bir yaşam biçimi, hayata farklı bir bakış açısının sonucu da olabilir. belki ben gibi insanların kariyere, tutarlılığa, önceden tahmin edilebilirliğe ihtiyacı yoktur. belki şu dünyada ben gibi rüzgarın önünde kurumuş yaprak misali savrulan insancıklara da ihtiyaç vardır ki hayatlarını planlayabilen üstün insanlar bizim durumumuza bakıp "oh çok şükür" diyebilsinler.

eh bana da "sizleri rahatlatabildiysem, ne mutlu!" demek düşüyor o vakit. bir de tabi aydın türk düşünürlerimizin koro halinde söylemeyi vatan borcu bildiği: "istikrar senin neyine, vesayet?" repliği.

***

11 Temmuz 2009 Cumartesi

kök


iktidarın soğuk gücünü değil, nereye ait olduğunu bilmenin verdiği hafifliği içeriyor. sanki başına gelecek herşeye hazır ve "eyvallah" deyip yoluna devam edebilen herkesin çıplak gözle görülemeyecek kökleri var. asil. dokunaklı. gizemli. heybetli. ama üstünlük kuran değil, bilakis mütevazı. çünkü besleyen, ayakta tutan, mukavemet veren köktür; ama toprağın altında kalmayı kabullenmiştir. vitrinlik bedenlerin aksine, örtüktür. benim tavanarasını andıran zihnimde kök; tarihtir, ailedir, geleceği mümkün kılan geçmiştir, canlılıktır, şefkattir...

birçok şey geliyor aklıma. birisi de "blade runner". filmdeki androidlerin, gerçek insanlar olduklarını göstermek için umutsuzca sarıldıkları uydurma hatırlar... ben gerçeğim, ben varım, ben buradayım, bana merhamet edin ve beni öldürmeyin diyebilmek için ihtiyaç duydukları kökler. işte bu içime dokunuyor... hafızasını kaybeden insanların, nefes alıp vermeye devam ederken yaşadıkları gözle görülür elle tutulur tedirginliğe kayıyor aklım androidlerden. köklerini kaybetmiş insanların yapraklarını nereye uzatacaklarını bilemeyişleri, bakışlarını diğer bakışlardan kaçırmaları, yeni deneyimlerden beslenemeyişleri, yalnızlıkları, boşlukta salınışları... hafızanın buharlaşıp uçtuğu noktada, kimliğin yitip gitmesi, ayakların altındaki halının çekilip alınması... insanoğlunun köklere duyduğu derin ihtiyaç!... kimi zaman bu asil ve müşfik arayışın - kök arayışının- gene insan olma hasebiyle nasıl da yönünü şaşırdığını görüp içleniyorum. toprağın altında insanı usulca besleyen kökler, birden şımarıkça ve hoyratça diğer insanları yaralamak için kullanılan silahlara dönüştürülüyor. insanın zalim ve cahil yüzü açığa çıkıyor; tevazu hali yırtılıp kibir perdesi çekiliyor gözlere. böylece bir bakıyorsunuz kökler, iktidar kurma arzusuna alet olmuş; iktidar savaşının yarattığı cehenneme odun olmuş... işte bu da içimi yakıyor. gene de köksüz olmaz diyorum. kökleriyle temasa geçemeyen, boşlukta salınıp duran, onurlu bir biçimde yaşamak için ihtiyaç duyulan besini kaybetmiş memleketim insanları geliyor aklıma. ah diyorum... kendimi de dahil ederek...

dedim ya çok şey geliyor aklıma kök deyince. evet, matematik de dahil. ama en çok ölümlü oluşu kabullenebilmek geliyor. toprağın derinlerinden çıkıp göklere uzanmak... göklerin çağrısını duyup toprağa dönmek. belki bu yüzden ağaçları seviyorum çok. gizledikleri kökleriyle göğe uzanan yaprakları arasında bağ kuran gövdelerine dokunmayı; suskun olmalarına rağmen duruşlarıyla hissettirdikleri hayatiyete şahit olmayı; ışığın yaprakları arasında dolaşmasını; hem ölümlü, hem sonsuz oluşlarını... seviyorum.

14 Haziran 2009 Pazar

öğlen ukyusu


küçükken zorla yatırıldığım, büyüyüp de mesaili işlerde çalışmaya başladıktan sonra mumla aradığım yegane aktivitelerden. bence her onurlu insanın öğlen uykusuna yarım saatçik bile olsa yatabilme hakkı olmalı.

bir keresinde anneannemlerin evindeyken, annem beni gene zor kullanmak suretiyle öğlen uykusuna yatırmıştı. kaçamayacağımı anladığım için uyuyormuş gibi yapmıştım ben de. bir divanın üzerinde. yüzüm beyaz duvara dönük. bir çeşit mahkum gibi... annemler ise misafir hanım teyzelerle sohbet edip kurabiye olsun poğaça olsun yiyor, beni hasetten çatır çatır çatlatıyorlardı. derken en küçük teyzem okuldan geldi. herkesi, o sakin ama sadece ona yakın olanların duyabileceği ışıltılı sesiyle selamladıktan sonra bana hitaben "ah canım" diyerek yanağıma bir öpücük kondurdu. daha ne olsundu?! uyanıvermiştim işte ben... teyzem bilmeyerek benim suç ortağım olmuştu aslında. biraz üzülmüştü, beni "o tatlı uykumdan" uyandırdığı için. sanırım odadaki kimse kaçış planımı anlamadı. herkes inanmıştı yanağıma usulca kondurulan o öpücükle uyandığıma. yetişkinlerin arasına karışma iznim çıkıvermişti işte. tutsaklıktan salıverilmiştim. ah sevgili teyzeciğim... kahramanım, masum suç ortağım benim! şimdi bir yolu var mı beni o tatlı öğlen uykusuna geri döndürmenin?

çocukken neden kıymetini bilememişim, diye ahlanıp vahlanmanın bir alemi yok. zira o zamanlar dünyayı bir panayır yeri gibi algılama eğilimi içerisinde olduğum muhakkak. yetişkinlerin dünyasından ayrı bırakıldığım her saniye sanki çok mühim birşey kaçırıyormuşum gibi hissediyordum sanırım. üstelik enerji fazlası da vardı tabi. eh yaşlandıkça bilgeleşiyor insan. şimdi, yetişkinlerin dünyasından kaçabilmek için uykuya sığınmak en doğrusu gibi geliyor bana. romatizma, siyatik, migren de cabası... :)

9 Haziran 2009 Salı

başlamak

bitirmenin yarısı olduğuna inanılır. bana hep zor gelir ve nedense hep birden bire olur. ve gene nedense inanılanın aksine bitirmenin yarısı gibi değildir hiç. zaten amaç bitirmek midir ki? mesela, nasıl bittiği hiç önemli değil mi? bir başlayınca, elbet sonu geliyor...

ama herşey bittiği yerden tekrar başlamıyor mu?